Pollen Saati ve İngilizlerin isabetli
atışları
I. Dünya Savaşı, İngiltere
Peri masallarından ve aşk romanlarından farklı olarak,
teknoloji tarihinde, özellikle askeri teknoloji tarihinde,
her zaman iyi adamın kaybettiği senaryo tekrarlanır.
19. yüzyılda donanma teknolojisi üç önemli icatla büyük bir
sıçrama gerçekleştirdi. Buhar gücüyle çalışan gemiler,
keresteden yapılmış gemileri kullanılmaz hale getiren ateşli
silahlar, ağır kalibreli silahlara karşı demir ve çelikten
yapılan zırhlar. Artık gücün yeni ölçüsü silah kalibreleri,
gemi zırhlarının kalınlığı, gemiyi hareket ettirecek motorun
gücü ve geminin ulaşabileceği en büyük hızdı.
İngiliz Kraliyet Donanmasına giren ve ilk seferlerini ahşap
bir gemide yapan denizciler kariyerlerine son noktayı benzin
ateşlemeli buhar tribünleri olan gemilerde koyuyordu. Bu tür
gemiler Birleşik Devletler donanmasından yeni emekliye
ayrılmış gemilere çok benziyordu. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın
başları donanma savaş araçları tarihi açısından en heyecan
verici dönemdi.
Buhar teknolojisinin uygulanmasına sıra geldiğinde işin
içindeki herkes gemi dizaynındaki teknoloji, taktik ve
stratejik değişiklikleri kavramıştı. Rüzgar, artık görüş
mesafesi ya da çatışmalardan çıkan dumanların ne tarafa
gideceği konusu dışında anlamsızdı. Mühendislik tam bir
uzmanlık alanı haline gelmişti.
Artık stratejik kaygılardan biri uzaklarda tam donanımlı
üslere sahip olmaktı. Yirminci yüzyılın başlarından itibaren
bu üsler Ortadoğu'daki petrol akışının kontrolü açısından
daha da önemli hale geldi.
Bu yoğunlaşmanın odak noktası yeni tasarımlar ve
değişikliklerdi ancak kimsenin aklına silahların hedeflerini
tutturma konusunda isabetlerini artırmak için çalışma yapmak
gelmiyordu. Uzun zamandan beri bu iş ilkel bir biçimde
yapılıyordu. Ateş açılacak alan belirlenir, mesafeyi
gözünüzle ayarlarsınız, ateş emrinin zamanlamasını hesaplar
ve ateş edersiniz.
Amerikan İç Savaşı'nda iki tarafın gemilerinde de dört-beş
mil uzaklığa atış yapabilen silahlan vardı. Ancak bütün
çatışmalar çeyrek mil ya da daha kısa mesafeden yapılıyordu.
Silahlar kolayca dönemeyecek, uzak mesafeye ayarlanamayacak
kadar hantaldı. Birkaç teorisyen oturup ABD'nin İspanyol
Pasifik Filosunu yendiği 1898'deki Manila Savaşı'nın
sonuçlarını gözden geçirdi. İspanyollar çatışma boyunca
limanda demirli kalmışlardı. Karşılıklı birkaç mil öteden
ateş açılmıştı, binlerce atış yapıldı ancak bunların sadece
yüzde üç kadarı isabetliydi.
Bu silahların menzilleri ve güçlerine karşın isabetli
olmamaları, hedefi bulmalarım güçlendirecek bir teknolojinin
gereğini doğurdu. 15, 20 hatta 25 santimlik modern bir
silahın 100 metre ilerideki bir hedefe isabet kaydetmesi
kolaydı. Bu şekilde 18. yüzyıldan kalma silahlar bile hedefi
tuttururdu. Deniz sakinse yüz metreden hedefi vurmak da
mümkündü. Çeyrek mil, yani 400 metre uzaklıktan ise hafifçe
sallanan bir geminin güvertesinden açılacak ateş pek
isabetli olmazdı.
Bir mil, 1600 metre uzaklıktan hedef tutturmak zor olurdu,
on mile çıkıldığında ise kör atış yapmak zorunda kalırdınız.
İsabet büyük bir şans eseri idi. Modern silahların, on iki
hatta on beş millik bir menzile kadar çıkabildiği, ancak
isabeti garantileyen bir mekanizmanın olmaması hayli can
sıkıcıydı.
Teorisyenler ise şaşırtıcı bir sonuca varmıştı. Bir geminin
zırhına, silahlarına, motorlarına ne kadar para harcanırsa
harcansın, eğer bir rakip uzak mesafelerden isabetli atış
yapmanın teknolojik sırrını çözebilirse, karşı taraf o günün
şartlarında isabetli atış yapacak yakınlığa ulaşamadan imha
edilmiş olacaktı. Bu tez, Japonların Çarlık Rusya'sının
donanmasını 1905'de Tsuşima'da yendiğinde doğrulanmış oldu.
Rus gemilerinin bazıları teknik açıdan Japon gemilerinden
daha üstündü. Ancak ayrıntılı bir çalışmayla Japonlar basit
ama etkili bir hedef tutturma sistemi geliştirmişti.
Gelişmiş optik malzemelerle Rus gemilerinin uzaklıklarını
ölçebiliyor ve ilkel bir atış tablosuyla silahlan hangi
şiddetle ateşlemeleri gerektiğini hesaplıyorlardı.
Japonlar aşağı yukarı altı millik mesafeden isabetli atışlar
yapmıştı ve bu mesafe o zaman için dikkate değerdi. Ama yine
de sonuçta rakiplerinin işini tamamen bitirmek için onların
menzili içine girmek zorunda kaldılar. Ancak Ruslar sekiz
milden isabetli atış yapacak donanıma sahip olsaydı...
Burada sahneye Arthur Hungerford Pollen çıkar. Arthur teknik
konuda bir dahiydi. Linotype şirketinin yönetim kurulu
başkanının kızıyla evlenmişti. Linotype İngiltere'nin önde
gelen matbaa malzemeleri üreticisiydi. 1900 yılında Arthur
bir arayış içine girdi. Linotype'ın ürettiği makineler
insanlığın yaptığı en karışık endüstriyel cihazdı. Binlerce
parçadan oluşuyordu. Kaynayan kurşun üreten elektrikli bir
ocağa bağlı yüzlerce tuşlu bir daktilo gibiydi. Kurşun,
harfleri oluşturmak üzere kalıplara dökülüyordu. Mekanik
olarak plakalara yerleştiriliyor, bunlar da kağıda baskı
yapıyordu.
Pollen 1900 yılının Şubat ayında kısa bir tatil yapmak üzere
Malta'daki amcasını ziyarete gitti. Adaya kraliyet
donanmasında hizmet veren bir kuzeninin gemisiyle gidiyordu.
Pollen'e kuzeninin gemisini inceleme olanağı verildi. Bu,
hafif bir seyir gemisiydi. Pollen geminin hedef talimini
izledi ve çok etkilendi.
Köprüde durup geminin 12-15 cm. çaplı silahlarından çıkan
mermileri 1.350 metre öteye ulaşmasını izledi. Ne
rastlantıdır ki, Arthur aynı gün Times gazetesinde İngiliz
donanmasının 12 cm. çaplı silahlan söküp Boer saflarında
7.200 metrelik mesafelerde kullanılmak üzere Güney Afrika'ya
gönderileceğini öğrendi.
Sıradan bir vatandaş olarak bu silahların nasıl olup da
denizde sadece 1.350 karada ise 7.200 metrelik menzilleri
olduğunu sordu. Şüphe yok ki aldığı yanıt gülümsemeler ve
kafa sallamalarla söylenen, "Biliyorsunuz, denizde bazı
zorluklar vardır" olmuştu. Pollen o gün, donanması için
dünyanın en iyi nişan alma sistemini geliştirmeye karar
verdi.
İyi fikirlere her zaman ihtiyaç vardır ama bu seferki
Arthur'un tüm yaşamını mahvetti.
İngiltere'ye döner dönmez kayınpederini hedef kontrol
sistemi araştırma ve geliştirme programı başlatmanın
vatanlarına karşı bir görev olduğu ve işler yolunda giderse
iyi de para kazanacaklarına ikna etti. Arthur Linotype
makinelerinin kusursuzluğu ve karışıklığını göz önüne alıp,
bu işi becerebileceklerini düşünüyordu.
Sonra, mekanik olarak çözmeye çalışacakları bir hipotez
sorusu ortaya attı. Soru, birbirine dokuz bin metre
uzaklıkta, tam hızla birbirine yaklaşan ve birbirlerine bin
üç yüz elli metre uzaklıktan geçecek olan iki gemi üzerine
kuruluydu. Bu yaklaşma sırasında ve iki gemi birbirinin
yanından geçtikten sonra, on beş santim çaplı bir silahla
sürekli isabetli atışlar yapmak için nasıl bir hesaplama
yapmak gerekliydi?
İlk atışta merminin hedefe ulaşma süresi otuz saniye
olacaktı. Silah tekrar yüklenene kadar geçen sürede ise iki
gemi birbirine 800 metre kadar daha yaklaşacaktı. Her atışta
uzaklık değiştiği için yeni hesaplamalar gerekecekti. Dahası
gemiler birbirine sabit bir hızda yaklaşıyor olmayacaktı.
Aslında iki gemi arasındaki uzaklığın değişme oranı bir
değişkendi, çünkü iki gemi arasındaki açı da sabit
kalmıyordu.
Rüzgarın hızından başka, nem oranı, barometrik basınç, hava
basıncı, atmosferdeki yoğunluk değişimleri, silahın
namlusunun ısıyla genleşme oranı, silahtan ayrılan merminin
momentumu gibi bir sürü etken de bu hesaplamayı
etkileyecekti. İlk başta hesaba katılmamasına rağmen
dünyanın kendi etrafında dönüşü bile, eğer hedef farklı bir
boylamdaysa merminin düşeceği yeri etkileyecekti.
O zamanın teknolojik imkanlarıyla bu işin altından
kalkılması mümkün değil gibi görünüyordu ki, gerçekten de
öyleydi. Bir grup matematikçi geminin güvertesinde oturmuş,
her biri ayrı bir değişkeni hesaplarken, hedef gemi çoktan
geçip gitmiş ve vardığı limanda tayfasına gece izni bile
vermiş olurdu.
Ama inatçı Arthur Pollen kolay yılacak biri değildi. Buna
verilecek teknik yanıt bir hesap makinesi yapmaktı. Bu
makine gözlemle girilecek görsel dataları değerlendirip
sonucu vermeliydi. Sonraki aşama ateş edecek geminin
pozisyonu ve yönünün, ayrıca sıcaklık gibi değişkenlerin bu
verilere eklenmesi olacaktı.
Bu işleri yapacak makine, Pollen'in verdiği isimle Saat tüm
çarklarıyla çalışıp silahların hedeflenmesi konusunda hızlı
bir senaryo çıkarıyordu ve alet silahı otomatik olarak
ateşliyordu. Gözetleyicilerden gelen verilerle ayarlamalar
yapılacak, sonunda her şey hazır olacaktı. Bir önceki atışın
isabetine göre Saat yeni hesaplamalarını yapacaktı. Bu
sağlandıktan sonra sistem, silahın ateş edebileceği kadar
kısa süre içinde otomatik olarak ateş edecekti.
1904'te Pollen temel bir tasarım yapmıştı. Kuzeni, Arthur'a
böyle bir şeye giriştiği için çıldırmış olması gerektiğini
söylemişti. Dediği gerçekleşiyordu. Pollen bu fikri
donanmaya götürüp bir gemide denenmesini istediğinde pek de
hoş karşılanmamıştı. Hala otuzlarında olan genç bir adamdı,
denizle ilgili tüm deneyimi sadece bir günlük bir yolculuktu
ve doğrudan söylenmese de bir Katolikti. Majestelerinin
filosunu destekleyen zenginlerin dahil olduğu sosyal
çevrenin çok dışındaydı.
Pollen amirallerin incelemesi için gemilerde kullanılan
silahlardaki isabetli atış sorununu, bu soruna bulduğu
çözümü anlatan belgeler hazırladı. Ancak bunların işe
yaraması ihtimali yoktu, çünkü bu belgeler amirallerin
anlamayacağı kadar karışıktı. Pollen deli bir bilgin gibi
görülmeye başlamıştı. Su altında giden gemiler, üzerlerinden
kalkan uçaklarla öteki gemileri batırabilen savaş gemileri,
radyo dalgalarıyla yönlendirilebilen roketler gibi çılgınca
projeleri vardı.
Pollen sonunda donanma komutanıyla görüşmeyi başardı. Bu
adam Pollen'i büyük bir hoşgörüyle dinledi ve icadını
deneyebilmesi için birkaç gemiyi kullanmasına izin verdi.
İlk sonuçlardan o kadar etkilendi ki, bu icadın incelenmesi
için resmi bir kurul oluşturdu. Pollen'in donanmayı dahiyane
fikrini kullanmaya ikna etmesi çabası başarıya ulaşmıştı.
Sonra ortaya Majestelerinin donanmasından Teğmen Frederic
Dreyer çıktı.
Bunun gibi hikayelerde mutlaka bir Dreyer olur.
Dreyer, Pollen'in Saat'inin her detayını inceledi. Karışık
iç parçalan bile incelemesine izin verildi. Dreyer notlar
aldı, Pollen'le arkadaşlık etti, onu yemeğe çıkardı ve
sistemin bir kopyasını yaptı. Ancak Dreyer'ın kopyası
başarısız oldu. Pollen'in sistemi, transistörleri bırakın,
vakum tüplerinin bulunmasından bile önce yapılmıştı.
Linotype mühendisi bir nişan alma uzmanına dönüşmüştü ve
mekanik cihazının kusursuz sonuçlar alabilmesi gerekiyordu.
Bu kusursuzluk birazcık zarar görürse, tüm hesaplar boşa
giderdi. John Harrison da yüz elli yıl önce ilk kronometreyi
icat ederken santimetrenin on binde biri kadar hassaslıkla
ayarlar yapmak zorunda kalmıştı. Dreyer'ın yaptığı kopyanın
başarısızlığı muhtemelen orijinalinin ince hesaplarından
yoksun olmasıydı.
Dahası, Dreyer gizliden gizliye, Saat'in üretimini yapmak
için bir şirket kurmuştu. Öyle belgeler hazırlamıştı ki,
uzun süredir bu iş üzerinde araştırma yapıyormuş gibi
görünüyordu. Sonraki yıl Dreyer, Pollen'e cihazının
denenmesi için yardımcı olurken, kendi sistemini de başka
bir gemiye yerleştirmiş aynı zamanda bir deneme yapıyordu.
Dreyer'ın çevirdiği oyunlar sonucu Pollen'in testi başarısız
oldu. Test daha yarısına gelmeden donanmanın adamları,
Pollen'in verdiği sözleri gerçekleştiremediğini ilan etti. O
sıralarda testi yapılan Dreyer'ın saati ise Arthur'un
cihazından daha üstün bir performans göstermişti. Ancak
önemli bir ayrıntı vardı; deneme sırasında Kraliyet
Donanması'ndan bir görevli olarak Dreyer'in orada bulunması
gerekiyordu ve deneme gerçekten sona ermeden bitmesi için
emir veren grubun da içindeydi.
Donanma için çalışan birinin hem o denemeye rakip olması,
hem de seçici kurulda bulunması etik açıdan pek sorun
yaratmamıştı. Aslında günümüzün bazı politikacılarının da
böyle bir durum pek umurlarında olmazdı.
Uygun raporlar sunuldu, Pollen'in projesinden vazgeçildi.
Dreyer donanmayla bir anlaşma imzaladı. Araştırmalara ilk
kendisinin başladığını belgelerle ispat eden Dreyer'e
Saat'in patenti verildi. Gerçekler hasır altı edilmişti. İyi
fikirler işte böyle devlet anlaşmalarına dönüşüyordu.
Hikayenin daha da trajik olan bir yönü var. Zavallı Arthur
sessiz kalmayı reddetti. Çizim masasının başına oturdu ve
Dreyer'ın modelinden çok daha üstün bir tasarımla ortaya
çıkmaya karar verdi. Birkaç yıl boyunca gizliden gizliye
yeni tasarımı üzerinde çalışıp Dreyer'la savaşmaya çalıştı.
Ne yazık ki, Pollen kendine bir müttefik bulmuştu ve bu
müttefik Amiral Charles Beresford'tu. Beresford karizmatik
biriydi ve aynı zamanda donanmanın başı Bobbie Fisher'a da
düşmandı. Ancak Beresford iyi bir müttefik değildi.
Nihayet 1909'un sonlarında Beresford'un yardımlarıyla
Pollen'in eline ikinci bir şans geçti. Ama artık tüm donanma
Dreyer sistemlerini kullanıyordu. Pollen HMS Natal gemisine
çıktı, malzemelerini yükledi ve cihazını yerleştirmeye
başladı. Geminin kaptanı Frederick Ogilvy idi.
Sonunda Pollen'in karşısına dürüst ve makul bir adam
çıkmıştı. Bu kaptanın tüm kaygısı, donanmasına ve ülkesine
hizmet edebilmekti. Ogilvy, silahların teknik yanından çok
etkilenen biri olduğundan Pollen'in makinesinin tüm
detaylarını öğrendi. Amacı bu fikri çalmak değil, en iyi
şekilde kullanabilmekti. Bu iki adam hemen arkadaş oldu ve
İngiltere'nin denizlerdeki üstünlüğü amacında birleşti.
Deneme büyük bir başarıyla gerçekleşti. Pollen'in en son
geliştirdiği Saat Dreyer'ın makinesinden daha üstündü.
Limana döndüklerinde Ogilvy Pollen'e kayıtsız şartsız ve
hayatta olduğu sürece destek vereceğine ve donanmanın ona
karşı olan tutumunu değiştirmek için elinden geleni
yapacağına söz verdi. Kader sanki önlerinde bir yol açmıyor,
altı şeritli bir otoyol inşa ediyordu. Pollen'in cihazının
deneme seferinden dönüldükten sonra Ogilvy, Fisher'in onu
HMS Excellent'a tayin ettiğini öğrendi.
Excellent bir gemi değil, deniz silahları araştırmaları
yapılan bir kara okuluydu. Excellent'ın başına geçen birinin
deniz silahları konusunda donanmanın en yetkin kişisi olduğu
düşünülürdü. Ogilvy kısa süre içinde Dreyer'ın donanmadan
atılacağı ve Pollen'in alınacağı sözünü verdi. Hiçbir
düşman, Pollen Saati taşıyan bir kraliyet gemisine
saldırmaya cesaret edemeyecekti.
Uzun yolcuğunun mutlu sona ulaşmasından duyduğu heyecanla
Pollen, Ogilvy ve subaylarına şampanya ve istiridye
göndertti ve yeni haberleri beklemek üzere evine gitti.
Birkaç gün sonra Ogilvy ve adamları apar topar hastaneye
kaldırıldı. Pollen'in gönderdiği istiridyeler tifoluydu!
Ogilvy bir ay içinde öldü. Pollen onu tek destekleyen adamı
öldürmeyi başarmıştı.
Sonra Beresford karşıtı (aynı zamanda Pollen karşıtı, Dreyer
destekçisi) bir subay Excellent'ın yönetimine geldi.
Ogilvy'nin son raporu, resmi bir rapor hazırlamaya fırsat
bulamadığından sadece notlar halindeydi ve dikkate alınmadı.
Dreyer'ın çağın dehası olduğunu savunan karşıtları
tarafından Pollen donanmadan uzaklaştırıldı.
Altı yıl sonra Kraliyet Donanması Jutland'de bir savaş
yaptı. Savaş dokuz mil uzaklıktan başladı. Gemiler on dört
mil uzaklıktan bile ateş edebiliyordu. İngilizler sürekli
isabetsiz atışlar yapıyordu. Ama The Queen Mary adındaki
gemide Pollen sistemleri bulunuyordu ve isabetli atışlar
yapıyordu.
Donanma bu gemiyi savaştan önce dışarıdan satın almıştı.
Açılış atışlarında üç ya da dört isabetli atış yapmıştı.
Dreyer sistemleri taşıyan gemilerin ise en iyi skoru ikiydi.
Ama ne yazık ki, bu olaydan sonra donanmadan hiçbir hareket
gelmedi. Queen Mary isabet aldı ve battı. Savaşın
karışıklığında Almanlar çekildi. İngilizlerin kaybı daha
büyüktü. Savaş iki yıl daha sürecekti.
1925'de yıllar süren mahkeme savaşlarından sonra yaşlı ve
yorgun Pollen sonunda Dreyer'in şirketinden patent hakları
ihlali nedeniyle 30 bin sterlin aldı. Dreyer uzun ve verimli
bir meslek yaşamından sonra ikinci amiral unvanıyla
ödüllendirildi ve emekliye ayrıldı.