Toplumsallaşma süreciyle kadın cinsinin,
toplumsal platformda kadın cinsiyeti rolüne dönüşmesi/dönüştürülmesini
görüyoruz. Bunun sonucunda da boyun eğen, kendi bedenine, kendi kimliğine
yabancılaşan ve kendine düşman bir yapıyı içselleştirmek zorunda kalan
kadının yaşadığı bir dizi psiko-sosyolojik sorunlar yumağıyla
karşılaşıyoruz.
Toplumsal öğrenme kuramı ışığında konuya yaklaşırsak çocuğun cinselliğine
göre ilk değerlerin içselleştirildiği aileden başlamak üzere okulda,
işyerinde, arkadaş çevresinde yoğunlaşarak süren kadın-erkek rol
kalıplarının bireyi nasıl kendi özvarlığına yabancılaştırdığını, kazandığı
sosyal kimliğin (kendisinin olmayan değerler sistemiyle) nasıl bireysel
yabancılaşmışlığı arttırdığını açıklayabiliriz.
Kadın doğduğu andan itibaren kendisi için doğruluğuna inandığı değerlerle
değil, içinde bulunduğu sosyal yapılanmanın normatif değerlerinin onun için
öngördüğü doğrular yapılanmasıyla karşı karşıya kalır. Oynayacağı
oyuncaklar, giyeceği kıyafetler, ona uygun görülen narin isimler, nerede
nasıl davranacağı onun dışında belirlenmiştir.
Sosyalleşme süreci,, ataerkil yapılanmanın kendi varlığını devam
ettirmesinde çok büyük bir öneme sahip olduğu için kadının itaatinin
sağlanması ve erkeklerin koruyucu-egemen bir bakışaçısını kazanması
özellikle üzerinde durulan konulardır.
Yüceltilen erkek değerleriyle karşı-karşıya kalan kadın, kendi kimliğine
öylesine yabancılaştırılır ki aile içinde ve toplumda iyi bir statü
kazanmasının, saygı duyulan bir insan olmasının ve istediklerine ulaşmasının
en iyi yolunun erkek kimliği alternatifleri olduğunu anlayınca ya erkek gibi
davranmaya öykünür, ya ezilmişliğini kabul edip herşeye itaat eder ya da
kendi kadın kimliğini var etme ve bu eşitsiz yapılanmaya karşı çıkma
mücadelesine girer.
Erkek kimliğine öykünen kadınlar kendilerini yaşamama dolayısıyla kendi
kadınlıklarına yabancılaşmaya başlarlar. Çünkü kadın olmak, kadın olduğunu
yüksek sesle söylemek bu erkek yapılanmasında onun ciddiye alınmaması,
aşağılanması, acı çekmesi anlamına gelir.
Erkek yapılanması içinde kendini eriten kadınlar, erkek gibi davranmak,
erkek gibi giyinmek, erkek literatüründeki konuşma ağzını kullanmak
durumunda oldukları için ataerkil yapılanmada beğenilen insanlar olarak
görülürler. Çünkü "maşallah erkek gibi kızdır" artık o!!
Kendisini erkek olma nimetleriyle yücelten insanları arkadaş olarak seçen
kadın, kendini erittiği bu ataerkil yapı içerisinde özgürleştiği
yanılgısını, kadın olmasının doğuracağı en küçük problemde farkedip "elinin
hamuruyla erkek işine karışmamayı" öğrenir.
Artık o ne bir kadındır ne de bir erkek. Bu çatışma kadının, hem zayıf
varlıklar olarak küçümsediği hemcinslerine hem de bir türlü dahil olmadığı
erkek cinsine karşı kırgınlığı getirir.
Sosyalleşme süreci ataerkil yapıca öylesine biçimlendirilmiştir ki bireyin
seçeceği meslekler bile "kadın işi", "erkek işi" olarak ayrılmıştır. Örneğin
ev işi kesinlikle kadının görevidir. Bireyin tutum ve davranışları bile
cinsiyetinin ne olduğuna bağlı olarak biçimlendirilmiştir. Örneğin erkekler
ağlamaz, karı gibi gülmezler. Oysa kadın için ağlamak, korkmak çok doğal
birşeydir. Kadınların erkeklerle arkadaşlığı sınırlandırılmıştır. Kadının en
büyük vazifesi iffetini dış mihraklardan korumaktır. Bunu öncelikle ailesi,
çocukları ve eşi için yapmalıdır. Okulda gördüğü kitaplarda bireye
cinsiyetine göre nasıl davranması gerektiği öğretilmektedir.
Doğduğu andan itibaren kendini içinde bulduğu ilahi dini bile bireyin
cinsiyetine göre yerini ve görevlerini ona dikta eder. Kadının salt
cinsiyetinden dolayı kendisine yöneltilen bunca ağır ve küçültücü
yapılanmadan sonra kendini varetmesi ve tüm bunların dışına çıkıp kendine
bir yaşam kurması oldukça zordur.
Evlilik kurumuyla zincirlenen bireysel ilişkileriyle de, kadın kendine
yabancılaşmanın en yoğun alanına girmiş olur. Artık o yuvayı yapan dişi
kuştu. Ev işlerini yapar, eşine hizmet eder, çocuk doğurur; bu çocukları
kendisine düşman bu yapılanma içerisinde yetiştirmek zorunda kalır. Kadın
ailesinin namusunu da simgeler aynı amanda. Kiminle sevişeceği, kime aşık
olacağı belirlenmiştir. Kocasının küçük çapkınlıkları onun elinin kiridir
ama kadının kocasından başkalarına gönlünün kayması kesinlikle
namussuzluktur, yüzkarasıdır.
Kendi cinselliğine bu denli yabancılaştırılan, kendi bedeni üzerinde bile
söz hakkı olmayan kadının, lezbiyen oluşu durumunda yaşayacağı sancıları
hayal etmek bile çok korkunç geliyor insana.
Artık o hem namussuz, hem sapık hem de yüzkarasıdır. Kadın kimliği öylesine
baskı altında tutulmuştur ki bir de bunun üstüne lezbiyen olmak çok daha
fazla problemi beraberinde getirir.
Kadınlara ilgi duyduğunu algıladığı ilk devrelerde pek çok lezbiyenin erkek
mi, kadın mı rolünde olduğu sorusuna takıldığını düşünüyorum. Çünkü bizlere
insan ilişkileri öylesine rol kalıpları içinde öğretilmiştir ki bunun dışını
hayal etmek ve yaşamak çok zordur. Oysa kadın oluşunun güzelliğini hissedip
kadınları seven bir kadın olmak çok uzak bir düş gibidir.
Lezbiyen olmanın getirdiği bir diğer sıkıntı ise yanındaki kadının sevgilisi
olduğunu söylemediği zaman sıkıntı yaşamayacağı düşüncesiyle
birlikteliklerinden dolayı sorun yaşayan heteroseksüel arkadaşlarından daha
şanslı sayma yanılgısıdır. Bunun aslında ne kadar acı ve bireyi kendisine
yabancılaştıran korkunç bir durum olduğunu algılayamamak bir lezbiyen için
çok üzüntü veren bir durumdur bana göre...
En yakın arkadaş çevresinde bile sevgilisine yabancısıymış gibi davranmak
zorunda kalmak; en başta kocaman bir yalandır, ardından kendi gerçekliğini
yadsımaktır. Tüm bunlar lezbiyen kadınların kendilerine yabancılaşması ve
hatta kendi gerçeklerini çarpıtması sonucunu doğurmaktadır.
İşte tüm bu yapılanmayı kırmak ve tüm gerçekliğiyle, dürüstçe ve özgürce
kendimizi varkılmak için lezbiyen ve feminist kadınların daha mücadeleci ve
daha realist olmaları gerektiği inancındayım. Bu inançla eşcinsel ve kadın
gruplarının varlığını çok önemli buluyorum. |